Hey guys, this one is in Turkish… Or something like it.

Her şeyden önce Türkçemin çok hatalı ve “kırık” olduğunun farkındayım. Fakat, Türkçem mükemmel olmasını beklesem, galiba asla bu düşünceleri Türkçe’de yazmayacağım. Bunu demişken, sizin için yabancı birisi yazdığı İngilizce’yi okumak bir sorun değilse… by all means continue. 

Bu olay bir pazar günü oldu. Erkenden uyanmıştım ve 3 saat sonra bir arkadaşımla kahvaltı yapmaya daha önce söz verdiğim için, bir şey yemedim. Biraz abuk sabuk videoları izledim, işime de biraz baktım. Arkadaşıma (anlatmamı kolaylaştırmak için arkadaşıma Burcu ismini koyalım) gitmeden önce yapmam gereken alışverişi yapılması ne kadar zaman alacağı ve onun evine yürüyüşüm ne kadar süreceğini hesaplayarak , Amerikalı kültüre sadık bir şekilde  Burcu’nun evine zamanında varmak için evimden tam saat 10.35’te çıktım.

Yoldayken, çok uzun zaman bana söz etmediği ve benim de temas etmediğim yabancı bir arkadaşım bana Facebook’tan mesaj attı. Ona Laura lakabını koyalım. Aslında en son Kasım ayında konuştuğumuzda biz anlaşmazlıktan dolayı aramız biraz kötü oldu. Bu yüzden böyle mesaj atması biraz garip geldi ama hatırladım ki bir kaç gün önce, bar sokağından eve dönerken, geç bir gece saatinde onunla denk gelmiştim Kadıköy’de.

Mesajı şuydu:

Hi when you’re not busy I have a Turkish learning favour to ask of you. Are you in Kadıköy today? I can be…

Bu sabah mesajında çok kibar bir şekilde buluşmamızı istediği için ve normalden erken ayrılmama dair Burcu itiraz etmediği için tamam dedim saat 1’de buluşalım.

Ben Türk kültürüne uygun bir şekilde Burcu’nun evinden geç çıkıp kafeye geç geldim. Geldiğimde, Laura tanımadığım birisiyle oturuyordu. Buna biraz gergin oldum. Fakat Laura’yla oturan kadın zeki ve çok eğitimli olduğunu öğrenince içim rahatladı ve biraz açıldım. Dolayısıyla 40 dakika havadan sudan konuştuk. Biraz da siyaset ve antropoloji konuştuk. Sohbetimiz eğlenceli oldu . Laura’ya dil öğrenmek konusunda hiç yardımcı olamadım. Olmayacaktım zaten çünkü eğer yaklaşık burara 2 yıl yaşadıktan sonra Türkçe hala konuşmuyorsa, demek ki öğrenmek istemiyor. Ben de onu Türkçe konuşan haline dönüştürecek sihirli çubuğum yok.

Her neyse, Laura ve arkadaşından müsaade isteyip kafenin içerisindeki başka bir masaya geçtim. Artik çalışmam gerekirdi. Biz batılılarda bazen kavuşmalar böyle kısa olur. Ayrıca o gün çok yağmurluydu. Hava yağmurluyken dışarıdaki masaların üstünü tam olarak kapatmayan tenteleri olan dükkanlarda oturma alışkanlığı, Türk kültürüne dair bir milyon alışmadığım şeylerden birisidir. 1 saat işime odaklanabildim sadece. 

O akşam yine Burcu’yla bizim uzun zaman görmediğimiz evli iki ortak arkadaşımızla buluştuk. Bunlar“Ömer” ve “Melek” olsun. Hiç sevmediğim bir restoran’da buluştuk ama sorun çıkartmamak için ismi Cajun tabağı geçen New Orleans’in Cajun yemeğiyle alakası olmayan tatsız bir patates ve tavuk kızartma yemeği istedim. Benim kahvaltı yaptığım arkadaşımın, hani “Burcu”nun o mekanı sevmediği için Türkiye’de sık sık gördüğüm bir tavırla “hayır buradan bir şey almam, sonra başka bir yere uğrarız” diye hiç bir şey –içecek bile– istemedi. Amerika’da böyle şeyleri yapan insanlar hemen infaz edilir. Yemeğin tatsız olmasına rağmen, Burcu benden otlanarak güzel vakit geçirdik. Türkiye’de kavuşmak bazen de öyle olur. 

Burcu bir şey yesin diye başka bir restoran uğramamız gerekti ve hiç kolay olmadı. En sonunda Tek Büfe’den bir burger aldı. Yerken bana bir lokma verdi ve açıkçası Tek Büfe bizim gittiğimiz restorandan daha güzeldi. Tabiki bunu biliyordum ama, bazen kötü yemek yemek zorunda kalınır. Burcu burgeri bittirdikten sonra Akdeniz veya Avrupa bölgesinin kültürü gereği, kahve ve tatlı yemek için Moda’daki bir kafeye geçtik. Tatları, çayları ve kahveleri pahalı olmasına rağmen güzeldi. Ama mekan loş.

Her neyse asıl konuya girelim artık. Oradayken ilginç bir konuşma açıldı. O günkü sabahı o uzun zaman görmediğim eski arkadaşımla buluştuğumu anlattım. Arkadaşlarım canları sağolsun Türkçeme tahammül ederek beni güzel dinlediler.

İlk yorumu Melek yaptı. Bir surat yaparak “çıkarım amacıyla seninle buluşmak istedi demek yani” dedi.

Anlamadım dedim. –Melek çıkarım kelimesinin anlamını açıklamaya çalıştı.

Yok canım, çıkarım nedir biliyorum, ne demek istediğini anlamıyorum dedim.

İşte bundan çok eğlenceli bir muhabbet doğdu. Melek dedi ki benim arkadaşım olan Laura’nın yaptığı gibi böyle uzun zamandır aramayan, mesaj atmayan, merhaba demeyen kimse “sen şu konuda bilgilisin diye sana bir şeyler danışmak istiyorum buluşabilir miyiz” diye “çıkarım amacıyla” mesaj atsa onunla asla buluşmazmış.

Ben hemen demek istediğini anladım. Haklıyıdı. Türkiye’de yani Türk kültüründe buluşmaya ikna edici olmak için ihmal eden kişi şuna benzer bir mesaj atmalı:

Merhaba, Morris müsait misin… çok özür dilerim çok uzun zamandır telefon açmadım. En son aramız biraz kötü oldu. Bi ara verelim elbet sonra konuşuruz barışırız diye düşünmüştüm ama sonra çok iş geldi bide hasta olmuştum. Hep aklımın uncundaydın ama nedense temasa geçmedim. Aynı zamanda sen benden nefret ediyorsun diye düşündüm. Ne diyeyim. Seni çok özledim. Bir ara buluşalım. Artık sık sık Kadıköy’e geliyorum. Bi kahve içelim.

Asıl bir Türk bu kurguladığım konuşmayı kültürüne uymayan noktalar bulabilir ama eminim ki aşağı yukarı gerçeğe yakın.

Buna benzer bir taklit yapmıştım ve herkes evet dedi. “Yine de buluşmam ama samimi bir mesaj atmak ihtimalini artar” diye yorum ettiler.

Hani, sanki bilinç altı bir şekilde böyle olduğunun farkındaydım ama aynı zamanda aklımın yarısı biliyordu ve diğer  yarısı hiç farkında değilmiş. Ne yazık ki, bu farkında olmayan aklımın yarısı aslında beni konuşturan, beni harekete geçiren şuurlu yarısıdır. 

İşte benim kültürümde, Şili’de bile sanırım, tam ters oluyor. Böyle sizin samimi dediğiniz açıdan yaklaşmak çok sahte geliyor. Hakikaten çok “çıkarım amaçlı” olur.

Bir sonraki gün uzun zaman görmediğim ve bu sefer benim  biraz ihmal ettiğim başka bir arkadaşımla denk geldim.  Böyle olması çok omik oldu. Çünkü aynen Meleğ’in sevmediği tarza benzer tavırlarla, ben yersiz veya fazla işe odaklı mesaj yazdığım için bu İngiliz arkadaşım bana bayağı kızmıştı. Yani demek ki Batılı herkes bir değilmiş.

Buna rağmen, bu İngiliz arkadaşım da Meleğ’in söylediklerine katıldı. Yani, “seni çok özledim, sen iyi bir insansın” filan demek çok yalan gibi geliyor. Üstelik, İngiliz arkadaşım şöyle bir gözlem de yaptı: Laura’nın buluşmak istemesinin belli ettiği asıl amacı onun benim belli bir konuda yetenekli veya bilgili olmamdan faydalanmak istemesi bize göre aslında bana iltifata bulunması anlamına geliyor. Dolayısıyla buluşmaya evet deme ihtimalimi artırıyor. En azından verimli bir şey yapmak için buluşmak iştiyor olması bizim için önemli.

Bunun üzerine biraz düşününce daha önce bazı Türklerle yaşadığım olumsuz olayları gözüm önüne getirdim ve anladım ki belki bazı anlaşmazlıkların sebebi burada konuştumuğuza benzer kültürel uyumsuzluklardan kaynaklı olabilirdi.

Yeni bir dil öğrendiğimizde, sadece yeni ya da değişik bir gramer havuzu veya anlatım tarzını öğrenmiş olmuyoruz, daha farklı değişik ve tahmin edilmez bakış açıları barındıran yeni bir kültüre girmiş oluyorsun. Bu nedenle, dil öğrenmekte ne kadar başarılı olacağın bu yeni kültürle, onun üyeleriyle, onun edebiyatıyla ve medyasıyla ne kadar uğraşacağına bağlı.